GEÇMİŞTEN YANKILAR

 

Feridun Düzagaç

Şüphesiz tüm yaratılarda yada sanata dair tüm yapıt oluşumlarında sanatçı yada yaratıcının hayal gücü neredeyse herşeydir ama çocuk saflığımla çizgiroman tüketip kahramanlara anlamlar yüklemeye çalıştığım dönemlerde farklı algılıyordum; Zagor Te-nay o kadar güçlü ve kusursuzdu ki onu hiçbirşey ve hiçbir güç tasarlamış olamazdı,o kendisiydi ve gerçekten vardı.

Yıllar sonra dönüp o günlerime baktığımda şimdi gerçek hayatta ve yaşamak bu kadar örseliyorken beni hem bir çizgi roman kahramanı kadar güçlü olamayışıma hatta başlı başına bir kahraman olmadığıma iç geçiriyorum hem bir yandan onlar? bugüne, bugünün Türkiye'sine, taşıyabilseydik ne yaparlardı, onu düşünüyorum. Siyasi yada kültürel arenada geçmişte neredeyse kahraman olarak algılananların ya da kendilerini öyle göstermeyi başaranların bugün düştükleri durumlar bizim hayali kahramanlarımız için bir örnek olabilir miydi acaba, küresel dünyanın yeni değerleri ve trendlerine yenik düşüp düşlerimizdeki fotograflarını kirletirler miydi yoksa kahraman kalmayı başarabilirler miydi? Mesela diğerlerine göre daha güncel ve reel zaman kahramanlarından Mister No kadınlara olan zaafı yüzünden Adnan Hoca'nın tezgahına düşer miydi, ya da bir yanı hep karanlığa yakın bir gizle duran Superman derin devlet tetikçisi olabilir miydi?

 Gerçekten de hayalden öte kablosuz sanal alemlerden adım adım yakın zamanlara geldikçe kahramanlar da kusursuzluklarını yitirir oldular ya da biz kirlendik ve hayal kuramaz olduk. Peki ama soruyorum, adını o soluk sarı yapraklarda her okuyuşta bana tarifsiz keyifli bir acıkma hissi veren, Çiko'un neredeyse uğruna yaşadığı o köfteler nerdeler... Kahramanımızın beyazların katliamından kurtardığı kızılderililer köyünün reisinin gözlerindeki mağrur gururlu ama minnet ve vefa ile bakan gözleri nerdeler... o karşılıksız ve çıkarsız iyilik ve iyi insanlıklar... o hayatta kalma çabası... yaşama sevdası... nerdeler, kimdeler, hangimizdeler?

 Yıllar beni ve sanırım birçoğumuzu düşlerin, hayallerin ve onların adlı kahramanlarının çoook uzaklarında gerçeklerle ve artık yok etmek ve doyumsuz erk için savaşan yeni millenium kahramanlarıyla karşı karşıya ve düşsüz bıraktı; hayata Avni'in ciddiye aldığı kadar bakabilmek ve sürekli 'dıgıldamak' isterdim...

Olsun, benim sığınacak şarkılarım var.

 Sizin?

Yorum (yok) Yorum yaz!

NELER OLUYOR BİZLERE




Ülkemizde giderek artan bizlere neler oluyor dedirten şiddet olayları ile çok sık karşılaşmaya başladık. Son dönemlerde yaşanan siyasi sorunlara o kadar kendimizi kaptırmışız ki, günlük hayatımızda yaşadığımız şiddet dolu toplumsal olayları normal karşılamaya ve görmezden gelmeye başladık. Artık duyduğumuz hiçbir şey bizleri şaşırtmıyor. Her gün izlediğimiz haber programlarının neredeyse yarısı şiddet haberlerinden oluşuyor. Kredi kartı borcu yüzünden cinnet geçirip evladını öldüren babalar, intihar edenler, annelerine kıyan evlatlar, kardeşlerini katledenler, birçoğu Güneydoğu’da olmak üzere işlenen namus ve kan davası cinayetleri, henüz hayata gözlerini açamadan sokaklara terkedilen bebekler, trafikte yaşanan yol verme kavgaları, SSK ve banka kuyruklarında çıkan lüzumsuz tartışmalar derken, üniversitelerde çıkan çatışmalar ise ilkokullara kadar uzandı ve daha niceleri…
Neler oluyor bizlere? Ülkemizde her geçen gün artarak devam eden şiddet olayları bizleri gerçekten endişelendirmeli, çünkü şiddet günümüzde bir sorun çözme haline gelmiştir. Uzmanlara göre şiddetin en önemli iki nedeni; SEVGİSİZLİK ve EĞİTİMSİZLİK. Bugünün çocuklarının böyle bir ortamda büyüdüğünü ve geliştiğini düşünecek olursak, bizleri gelecekte çok daha vahim sonuçların beklediği açıkça görülmektedir. Yaşanan bu şiddet dolu olaylardan çocukların etkilenmemesi ve gelecekte yaşanacak sorunların büyük bir bölümünün önlenmesi adına toplum olarak bizlere, özellikle de ailelere çok büyük sorumluluklar düşmektedir. Unutulmamalıdır ki sevgi ve eğitim, bir çocuğun ailesinden alabileceği en önemli iki şeydir.
Sevgi; kabullenme, koruma, kollama ve sevecenlik gibi bütün olumlu duyguları içerir. Eğitim ise; öğretilen her şeyi, verilen bilgileri, becerileri, yasakları, kuralları, değer yargılarını, görgü kurallarını ve insanın sosyalleşmesi için gerekli olan tüm toplumsal değerleri kapsar. Pedagogların bir bölümü, ruh yapısı bozulmamış, hem fiziksel hem psikolojik olarak sağlıklı büyüyen çocukların temeli sağlam, en güçlü depremde bile yıkılmadan ayakta durabilen binalara benzetmektedirler. Öfke ve şiddetten uzak daha sağlıklı nesiller yetiştirebilmek için atılması gereken önemli adımlardan biri de, çocukların mümkün olduğunca televizyon ekranları başında daha az vakit geçirmelerini sağlayabilmektir. Bugün dünyada en çok televizyon izleyen ülkeler sıralamasında Türkiye 4. sırada yer almaktadır.
Ne yazık ki, izleyici kitlesinin ciddi bir bölümü çocuklardan oluşuyor. Günümüzün çocukları vakitlerinin büyük bir kısmını televizyon izleyerek veya bilgisayar başında şiddet içerikli bilgisayar oyunları oynayarak geçiriyorlar. Oysa ailelerin dikkate alması gereken bir konu bugünün çizgi filmleri bile şiddet içerikli, aşırı abartılı ve kişisel hakaretlerden oluşması. Çağın hastalığı internet tutkusu çocukları öylesine sarmış ki, oyun parkları yerine internet cafeler dolup taşıyor. İşte burada ise yetkililere çok büyük bir sorumluluk düşüyor. Her mahallede bir oyun parkı olması gerekirken, oyun parkları yok denecek kadar az. Üzülerek söylüyorum, çocukların özgürce koşup oynayabilecekleri kadar ne yeşil alan ne de oyun parkları var, arada unutulmuş olan boş alanları da beton duvarlara dönüştürebilmek adına Belediyeler hiç vakit kaybetmiyorlar.
Sizlere kendi mahallemden bir örnek vereyim: İki tane çocuk parkı vardı, bir tanesi şimdi otopark oldu, öbürüne ise bina inşaatı yapılıyor. Bilinçsizce kullanılan yeşil alanlar, önemsenmeyerek kaldırılan oyun parkları, çocukları adeta apartman katlarına mahkûm ediyor. Sizce bugünün çocuklarını apartman katlarına mahkum eden çıkarcı zihniyetler gelecekte yaşanacak olaylarda kendilerinin de payı olduğunu düşünerek suçluluk duygusu hissetmeyecekler mi?.. Bir de bizlerin çocukluklarını hatırlayalım…. Akşam olup da sokak lambaları yanıncaya kadar özgürce, korkusuzca oynardık. Düşününce günümüzün çocukları adına daha teknolojik bir çağda yaşadıkları için sevinmeli miyiz, yoksa bizlerin yaşadığı çocukluğu, çocukluklarını özgürce yaşayamadıkları için üzülmeli miyiz? Bugün yaşanan şiddet olayları ile gelecekte daha az karşılaşabilmek adına kaybetmeye başladığımız sevgi, saygı ve hoşgörü anlayışımıza sımsıkı sarılalım.
Sizlere kavgasız, gürültüsüz, öfkesiz, kinsiz, savaşsız, barış dolu, dostluğun ve kardeşliğin varolduğu, sevginin ve hoşgörünün eksik olmadığı bir dünya diliyorum.


REYHAN  OZDEMIR

Yorum (yok) Yorum yaz!

Laz Marks Sahalara Çıkıyor



Uzun soluklu bir yazım aşaması, prova, çizim ve dekor derken artık o an geldi; krizsiz, savaşsız ve sömürüsüz bir dünya mümkün diyen Laz Marks sahalarda.
9 Ocak Cuma akşamı saat 19.30'da Leman Kültür'de basın galasıyla başlayacak olan maçlar, 14–21–28 Ocak Çarşamba saat 20.00 da Muammer Karaca Tiyatrosu'nda devam edecek.

LEMAN ve CANŞENLİĞİ ortaklığında gerçekleştirilen çalışma; tamamı alt yapıdan yetişmiş, yazar, çizer ve oyuncunun eseri.
Trabzonspor'un üç oligarka yaşattığı hezimetin bilinciyle, bloklar arası bağlantıyı sağlayan ekip, oyunu 'toplu hücum ve toplu müdafaa' taktiğiyle sahneye koyuyor.
Çalışmalar sırasında görüşünü aldığımız Laz Marks, "Bu maçi alacağuk, başka yoli yok uşağum" diyerek ne kadar kararlı olduklarını belirtti.
Laz Marks daha sonra seyircilere de şöyle seslendi; "İşçi sinifi tarihun itici gücidur ve tarihun akişini değişturecek siniftur dedum diye 'Halkun öteki kesumi yatup, ense yapacak' demedum. Köylü, memur, genç, öğrenci, sanatkar, kuçuk esnaf... Hayde herkes tribündeki yerini alsun."

Yazan: Yılmaz OKUMUŞ
Sunan: Haldun AÇIKSÖZLÜ
Desen: Tuncay AKGÜN
Genel Koordinatör: Alper KÜÇÜKDEVLET

Biletler için: Leman Kültür Merkezi-0212 2929565 (4 hat)
0212 254 89 30-0554 738 36 90

kucukdevletalper@gmail.com

www.leman.com.tr www.cansenligi.org

http://www.youtube.com/watch?v=wUr4Zz9zhzs

Yorum (1) Yorum yaz!

Raul Castro'nun kitabı çıktı

Küba Devlet Konseyi Başkanı Raul Castro'nun 1959'dan beri yapmış olduğu konuşmalardan bazıları İspanyolca'dan Türkçe'ye çevrildi. Yazılama Yayınevi tarafından basılan Küba Devrimi'nin Sorumluluğu adlı kitapta Raul'ın kısa biyografisine de yer veriliyor.

  Küba Devrimi'nin 50. yılı kutlanırken, Yazılama Yayınevi, Raul Castro'nun önemli konuşmalarını İspanyolca'dan çevirerek kitap haline getirdi. Kitapta Raul'un Küba Devrim tarihindeki rolünün anlatıldığı kısa bir yaşam öyküsü de yer alırken, özellikle "Küba'da ilk marksist-leninist partinin kuruluşunun 60. yılında" (1985) yapmış olduğu konuşma ve geçtiğimiz yılın Şubat ayında yapmış olduğu 50. yıl konuşması dikkat çekiyor. 

Bilindiği gibi, Küba'da devrim öncesinde faaliyet gösteren Küba Komünist Partisi, Fidel Castro ve arkadaşlarıyla belli bir işbirliğine gittikten sonra, devrimin kritik anlarında Batista yönetimine karşı Fidel'in önderliğini gönüllü olarak kabullenmiş, parti yönetimi, devrimden sonra partinin artık Fidel Castro liderliğine ait olduğunu söyleyerek bu yeni oluşuma katılmıştı. Böylece Küba'nın devrimci güçleri yeniden yapılandırılan Küba Komünist Partisi çatısı altında buluşmuşlardı.

Raul Castro'nun 1985 yılında yapmış olduğu konuşma eski Küba Komünist Partisi'nin devrimdeki rolüne ilişkin en ayrıntılı ve cesur analizlerden birisi olarak biliniyor.
 

Yorum (yok) Yorum yaz!

yazıntılar


kaybolduğum şehrimde
yağmur yağıyor içime
titreyen ellerimle ellerini arıyorum
yoksun
bi çare geziyorum içim ıslak
artık korkmuyorsun şimşeklerden
biraz daha büyüdün sanırım
o yüzden görmüyorsun
içimde çakan şimşekleri
bir Nehir geçiyor içimden
toprağımı eşeledikçe azalıyorum

doğumlar şenliklidir
ölümler yaslı
ama her ölüm yeni bir doğumun müjdecisi
bu gün yeniden doğacaksın
belki biri ölecek
puslu bir aydınlık içinden bakacaksın hayata
çünkü yeni doğanlar görmez hayatın kötülüklerini

melek gibi uyudun
bebek gibi uyandın

hadi son kez
sarıl bana
doğum gününde

sonra ne yaşanacaksa yaşayalım

Ümit AKBABA

Yorum (yok) Yorum yaz!

Darbe günlerinde işkence ve aşk




Darbe günlerinde işkence ve aşk

 

12 Eylül döneminde fikirlerinden dolayı hapiste yıllarca işkence gören yazar Gökçeada’daki cezaevine sevk edilir. Ceza müdürünün karısıyla yaşadığı aşkın da konu edildiği filmin müziklerini Cahit Berkay besteledi

 

 



Yönetmen : Görkem Turgut
Senaryo : Görkem Turgut
Oyuncular : Turan Özdemir, Nilgün Belgün, Pelin Batu, Demir Karahan, Umut Temizaş, Serhan Yavaş
Yapımcı : Ferit Turgut
Görüntü Yönetmeni : Ümit Ardabak
Müzik : Cahit Berkay




FİLMİN KONUSU

12 Eylül 1980 darbesiyle fikir suçlusu olarak hapse düşen yazar Nuri İlker, hoyrat günlerden nasibini alır. Ağır işkencelere maruz kalır ve yıllarca kapalı cezaevinde kalır. Cezasının bitmesine dokuz ay kala ise, beklenmedik bir olay olur. İyi hali dikkate alınarak “Gökçeada yarı açık cezaevi”ne sevk edilir. Bu olay, olumlu bir gelişme gibi görünse de cezaevi müdürü Halim Özay’ın karşıt görüşlü olması Nuri İlker için sancılı günlerin başlayacağının habercisidir. Kader bu ya, Nuri aşkla da cezaevinde tanışır. Üstelik aşık olduğu kadın can düşmanının karısı Sumru’dur. Hayatları, arzuları ve dramları benzeşen Sumru ve Nuri’nin aşklarını yaşamaları için önlerinde tek bir engel vardır: Nuri’nin düşmanı cezaevi müdürü Halim…

Yorum (yok) Yorum yaz!

Dayanışma Gecesi


 

Kot işçileri dayanış...
kot-iscileri-dayanisma.jpg, image/jpeg, 294x400
Bir süredir yoğun bir tempoyla hazırlıkları devam eden Silikozis Hastası Kot İşçileriyle Dayanışma Gecesi 26 Aralık 2008 tarihinde Gaziosmanpaşa / Küçükköyde gerçekleştirilecek.

Çıkardıkları afiş ve davetiyelerle dayanışma gecesinin ön sürecinde kamuoyu oluşturmaya çalışan kot işçileri sendikalardan, kitle örgütlerinden ve sağlık-meslek odalarından her geçen artan bir dayanışma görüyorlar. Kot İşçileri Birliği dayanışma gecesi öncesinde (20 Aralık 2008) İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesinde basın toplantısı gerçekleştirecek.

Çalışma Bakanlığının kot taşlama atölyelerinde yaptığı göstermelik teftişler ve geçtiğimiz günlerde bir süredir tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitiren silikozis hastası kot işçisi Adem İncilliye ait bilgileri kamuoyuyla paylaşacak olan Kot İşçileri Birliğinin açıklamasına İstanbul Tabip Odası, İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi, dayanışma gecesinde yer alacak olan sanatçılardan İlkay Akkaya, Hasan Sağlam ve Nurettin Güleç ile Tersane İşçileri Birliği Derneği (TİB-DER) Temsilcisi de katılacak.

Katılımcılar:

- Silikozis hastası kot işçileri

- Kot İşçileri ile Dayanışma Platformu Sözcüsü

- Dr. Nazmi Algan (İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu Üyesi)

- İHD İstanbul Şube Temsilcisi

- Tersane İşçileri Birliği Derneği (TİB-DER)

- İlkay Akkaya (Sanatçı)

- Hasan Sağlam (Sanatçı)

- Nurettin Güleç (Sanatçı)



Yer: İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi

Yorum (yok) Yorum yaz!

Bir ömre bir ‘Sonbahar’ yeter



Bir ömre bir ‘Sonbahar’ yeter

Filmde Yusuf’u Onur Saylak, Elka’yı da Gürcü oyuncu Megi Kobaladze canlandırıyor.

 

İçeriden çıktıktan sonra köyüne, annesinin yanına giden siyasi bir tutuklunun yaşadığı hesaplaşmayı anlatan ‘Sonbahar’, sezonun şu ana kadar gösterime giren en iyi filmi. Özcan Alper’in filmi, 30 hükümlü ve iki erin hayatına mal olan ‘Hayata Dönüş’ operasyonunun yıldönümünde vizyona çıkıyor

UĞUR VARDAN 

 


Lütfen izledikten ve ‘hesaplaşmanızı’ yaptıktan sonra okuyunuz:10 yıl yattığı hapishanede katıldığı açlık grevleri sırasında ciğerleri iflas eden genç adam, tahliye edilince memleketinin yolunu tutar. Otobüs, kasabaya girerken Kazım Koyuncu’nun o yakıcı sesi kaplar etrafı: ‘Hey gidi Karadeniz, doldu da taşamadı...’ Oysa Yusuf için fark etmez, Karadeniz dolup taşsa da çokça uğradığı iskeleden, dalgaların üstüne üstüne gitmeyi yeğler o. Üstelik sadece dalgaların değil, ölümün de üzerinedir hamleleri... Genç yönetmen Özcan Alper’in ilk filmi ‘Sonbahar’, kahramanı Yusuf özelinde bir kuşağın hesaplaşmasına soyunuyor. Berlin’de duvar yıkılırken, Sovyetler dağılırken, sosyalizm düşü sona erip bambaşka trajediler ortaya çıkarken hâlâ bu rüyaya inanıp zoru seçen ve sonuçta, hikâyenin diğer ana karakteri Elka’nın da dillendirdiği gibi, ‘en güzel’ yıllarını hapiste geçirenlerin hesaplaşmasıdır bu.
Ama önce öykü: Yusuf, sonunu gördüğü noktada, vedasını doğduğu topraklarda yapmak üzere geri dönerken burada onu sadece yaşlı annesi bekler. Hem kızına, hem de okumaya gidip hapse giren oğluna küsen baba, çoktan hayat perdesinden çekilmiştir. Anne ise oğlunun yokluğunda derdini duvarlara anlatmış, her tarafta ağlamıştır. Çayını bile doğru dürüst içmemiştir o yokken. Köy halkının gözünde ise yitik bir siluettir Yusuf. En yakın arkadaşı Mikail’le minibüse aldıkları amcanın deyimiyle, ‘Anarşik olaylara karışan uşak’tır o. Akrabası olan kadın ise içerideki yıllarını, takdirle karışık şöyle hatırlatır Yusuf’a: “Ben bi gün bile odanın içinde duramayrum, sen 10 yıl nasil durdun o hücrede?”
Hapis hayatı bitmiştir; evet, kurtuluşu da yoktur ama aradaki zaman nasıl geçecektir? Yusuf, akrabalarının küçük oğluna matematik dersi verir, annesiyle kahvaltı eder, Mikail’le çene çalar ama kader, köyden kasabaya indiğinde benzer bir ruh durumu içindeki Elka’yla buluşturur onu. Bir kitapçıda, Rus romanı arayan kızdır onun gözünde ilk olarak. Ama bu romantik imaj, tezgâhtarın ‘teşhisi’yle hemen dağılıverir: “Bunların orospuları bile kültürlü oluyor...” Mikail’le efkâr dağıtmak için gittikleri meyhanede, Elka ve arkadaşını, mesleklerini icra ederken bulur. Mikail kızları masaya davet eder ve tanışıklık başlar. Yusuf, var olan ahlakıyla parayla seks yapacak değildir, genç kadınla insani bir ilişkiyi paylaşmayı yeğler. Eski sevgilisi Neslihan’ın evlendiği haberini alması, yeni bir ilişkiyi denemeye iter onu. Fakat buna zamanı olacak mıdır?
‘Sonbahar’ son derece özel bir film. ‘Özel’liğini de, birçok elementi doğru birleştiren kimyasından alıyor. Bizim sinemamız için çoğu kez politik filmlerin, sinematografik yanları bir handikaptır. Yani içerik, biçimden ayrıdır. Doğru sözleri ya da hikâyeleri, yanlış kadrajların içinde buluruz genellikle. Özcan Alper, her şeyden önce bu problemi bertaraf eden, daha doğrusu böyle bir problemle bizi asla ‘muhatap’ etmeyen bir film koymuş önümüze. Öte yandan bir de bu meselenin tersi vardır; çok güzel görüntülere sahip ama bir türlü sarmayan ve üstelik, binbir zorlama ve metaforla izleyicisini uğraştırmaya çalışan yapımlar da gördük şu ömrü vaktimizde. Aslında bu tür filmleri yapanların derdini eni konu anlarız ama nedense, ‘Keşke daha sarih anlatsalardı’ diye hayıflanır dururuz. ‘Sonbahar’da her şey net ve de sarih. Ne bir eksik, ne bir fazla. Bütün o tablomsu görüntülerin içi, bütün o güzelim Doğu Karadeniz çerçeveleri, bütün o doğa ‘betimlemeleri’ öyküyle koşut gidiyor ve hepsinin anlamı, bizi özel sorgulamalara itmeden kendini ifade ediyor. Zaten film boyunca yapmamız gereken sorgulamalar başka alanlarda.

İyi kötü bir sosyalizm vardı
Yusuf, 10 güzel yılını içeride feda ederken aslında dışarıda da bambaşka bir hapis hayatı yaşanır. Bunun en canlı tanığı ise Mikail’dir. Yusuf’un bu yakın arkadaşı, “Bakma burası da başka bir hapishane” diyerek durum tespitine soyunurken, birlikte çıktıkları yayla macerasında kendi hesaplaşmasına da girişir: “Doğru ya da yanlış bir sosyalizm vardi, a... koya.... şimdi o da kalmadi.” Biten rüyanın ardından kalanları da, “Kadınları orospuluk yapıyor, erkekleri de fabrikadan demir yağmalayıp satıyor” diye tanımlar. Mikail’in ‘teşhisleri’ bitmez, kendi hayatına ilişkin de “Asiye’ye eskiden deli gibi âşıktım, şimdi eve bile gitmek istemiyorum” özeleştirisinde bulunur.
Toparlarsak ‘Sonbahar’, adını aldığı mevsimin temel özelliği olan hüznün yanında ‘yalnızlığı’, neredeyse bütün ana karakterlerine eşit oranda dağıtıyor. Yusuf, köyünde yalnız (o kadar ki, satrancı bile kendi kendine oynuyor), anne yalnız, Mikail yalnız, Elka yalnız. Bu ortamı yırtma ve yalnızlıklarından çoğalma şansını elde eden Yusuf’la Elka’ya ise bir anlamda hayat izin vermiyor. Kim bilir, belki de ertelenmiş mutluluklarına ayrı mekânlarda ama aynı anda televizyon ekranından izledikleri ‘Vanya Dayı’nın replikleri ‘teselli’ oluyor: “Tanrı acıyacak bize...” Öte yandan filmde, hüznün seyirciye anında geçirdiği o kadar çok sahne var ki... Yusuf’un kayıtsız ve her şeye son derece olgunlukla yaklaşan (sadece arabayı durdurup çığlık attığı sahnede belki bir teslimiyeti var) yaklaşımına karşın, bizlerin perde karşısında o denli soğukkanlı olamayacağı aşikâr. Daha net söyleyeyim. ‘Babam ve Oğlum’a gözyaşlarını teslim edenler, muhtemelen bu ‘siyasi ağıt’ta da benzer bir ruh durumuyla salondan ayrılacaklar.
Oyunculuklara gelince; Yusuf’ta Onur Saylak son derece yalın, sakin ve içedönük hüznünü bizle paylaşan bir performansla karşımıza çıkıyor. Serkan Keskin, Mikail gibi gerçek bir can yoldaşında mükemmel, keza annede Gülüfer Yenigül de bir o kadar başarılı ve yürek parçalayıcı. Megi Kobaladze de Elka’da alkışı hak eden bir başka isim. Feza Çaldıran’ı da o enfes Karadeniz peyzajları ve bazen yumuşak, çoğu kez de hırçın Karadeniz görüntüleri için kutlamak gerek. Ayrıca müzik kullanımının da çok iyi olduğunu söylemeliyim.

Hem yerel, hem de evrensel ‘Sonbahar’ siyasi konumundan dolayı yerel ama yalnızlık ve ölüm temasıyla kurduğu özel ve başarılı ilişki nedeniyle de son derece evrensel. Belki abartılı bir yargı olacak ama bu nitelikleriyle de Türk sinema tarihi açısından çok kıymetli bir çalışma (bir ‘ilk film’ olduğu da düşünülürse). Üstelik konu, üslup, oyunculuk, görüntü, müzik gibi unsurların arasına, son derece hakiki diyalogları da eklendiğinde, neredeyse kusursuza yakın bir filme ulaşılıyor (Hele ki ‘devrimci’ kisvesi altında iki hafta önce ‘Muro’ adlı bir sefalet çabasının sahaya sürüldüğü ortamda)...
Kuşkusuz yönetmen Özcan Alper’e bundan böyle yöneltilecek en tehlikeli soru, “Peki ya sonrası?” olacak. Ben, elbette sinemadaki diğer adımlarının da ‘Sonbahar’ kadar derin ve çarpıcı olmasını dilerim. Ama eğer olmazsa da, “Bazen bir ömre, bir ‘Sonbahar’ yeter de artar” der, geçerim...

Yorum (yok) Yorum yaz!

Biz Hayata Akarken...(19 aralık hayata dönüş operasyonu)...

 

"Dağ dağ gezerlerdi kitaplar içinde
Etik bir tarihti elleri
Bize ölülerimizi verin efendiler
Verin bize ölülerimizi
Biz önce uzun uzun saçlarını tarardık ölülerimizin
Yağmur suyu taş tarakla
Kadınlar damla damla
Erkekler damla damla
Su damla damla
Birikirdi ölülerimizin bedeninde
Ki topraktan silinmezler asla"


19 Aralık 2000 tarihinde devletin 20 hapishaneye birden "Hayata Dönüş" adı altında yaptığı operasyonla, 30 devrimci vahşice katledildi. Katliamın 8. yıldönümünde onları anarken, tecridin toplumsallaştırılmak istenmesine karşı hapishanelerin sesini onların sözleriyle, onların yüzleriyle duyurmak için bir sergi düzenliyoruz.

Sergide hapishanelerde bulunan binleri aşan tutsağın sözlerini, yüzlerini, dizelerini, çizgilerini, geçmişlerini ve bugünlerini bulacaksınız. Bu ses "dışarıda" karşılık bulmayı ve çoğalmayı bekliyor.

``Biz Hayata Akarken" adlı sergimizde buluşmak dileğiyle

Yer: Kazım Koyuncu Kültür Merkezi
Tarih: 20 Aralık saat 15.00
Adres: Caferağa Mah. Mühürdar Cad. No 95 / A Caferağa / Kadıköy /İstanbul Tel : 0 216 418 58 60

Dışarıda Deli Dalgalar İnisiyatifi & Dayanışma Ağı

Yorum (yok) Yorum yaz!

odemiyoruz

Krizin faturasini Yo...
konserafis.jpg, image/jpeg, 720x1038

Krizin faturasini Yoksular Degil Zenginler-Patronlar Odesin! baslikli imza kampanyasinin kamuoyu ile paylasilacagi konsere herkes davetlidir.

Konser:
20 Aralik Cumartesi
Saat: 19.00
Yer: İMO Teoman Ozturk Salonu
Necatibey Cad. Ankara

***************************************************************

KRİZE KARŞI 10 ACİL TALEP

1. Elektrik ve doğalgaz zamları geri çekilmelidir.
2. İşten çıkarmalar durdurulmalıdır.
3. Kredi kartı borçlarına uygulanan faizler silinmelidir.
4. Temel ihtiyaç maddelerinin üzerindeki dolaylı vergiler kaldırılmalıdır.
5. Asgari ücret vergiden muaf tutulmalı, her kişiye asgari yurttaşlık geliri verilmelidir.
6. Eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik parasız olmalıdır.
7. İşsizliği azaltmak için, ücret kaybı olmadan çalışma süreleri 35 saate düşürülmelidir.
8. Sigortasız ve güvencesiz çalıştırma engellenmelidir.
9. Kamu kaynakları silahlanmaya değil, sosyal hizmetlere harcanmalıdır.
10. Ev içi emek sosyal güvenlik kapsamına alınmalıdır.

***************************************************************

KAMPANYA BİLDİRİSİ

Kapitalizmin merkezi ABDde başlayan mali kriz reel ekonomiyi de vurarak dünya çapında yayılıyor. Krizin kaynağı; kapitalizmin azgın sömürü ve kar hırsı, zenginlerin paralarına para katmak için oynadıkları dizginsiz, ahlaksız kumardır.

Kar üstüne kar koyarken işçisini, çalışanını hatırlamayanlar, karlarını özelleştirenler şimdi karları düşünce bunun acısını emekçilerden, yoksullardan çıkarıyorlar. Krizi toplumsallaştırıyorlar.

ABDden finans kesimlerini kurtarmak için ayrılan 700 milyar dolarlık paketin üçte biri ile Afrika, Asya, Latin Amerikadaki yoksulluk sona erdirilebilir.

Krizin sorumlusu olan zenginler-patronlar şimdi sorumlusu oldukları bu krizin bedelini yine yoksullara ve çalışanlara çıkarmak istiyorlar. Tayyip Erdoğan, "kriz bizi teğet geçecek" derken şimdi 2009 yılının ilk altı ayının zor geçeceğini söylüyor. Türkiye ekonomisi IMFye bağımlı politikalar sonucunda bu küresel krizden önce de 2007de inişe geçmişti. Cari açığı, dış borç açığı giderek artan bir ülkeydi Türkiye.

Piyasacı politikaları baştan beri köklü bir biçimde uygulayan AKP Hükümeti bu krizin sorumluluğuna ortaktır. IMFye "ümüğümüzü sıktırmayız" diyen Tayyip Erdoğan yine IMF ile bir olup krizi yoksulların ümüğünü sıkarak atlatmanın yolunu arıyor.

Doğalgaza, elektriğe, ulaşıma zamlar ardı ardına geliyor. İşçi çıkarmalar yaygınlaşıyor. Patronlar işsizlik sigortası fonuna göz koyarak krizi işçilerin sırtına yıkmanın hesaplarını yapıyor.

Tarih Marksı, devrimcileri haklı çıkardı. Kapitalizm bizleri hem ekonomik anlamda hem de insani anlamda yoksullaştırıyor. İnsanları birbirine kırdırıyor. Dayanışmacı bir toplum yerine rekabetçi bir toplum inşa ediyor. Kar için savaşlar çıkarıyor. Çocuk emeğini, kadın emeğini, insan emeğini acımasızca sömürüyor. Bu insanlık dışı düzene mahkum değiliz. İnsanca bir düzen hakkımızdır.

Emeğimize, ekmeğimize, alınterimize el konularak yaratılan bir avuç zenginin iktidarına boyun eğmeyelim.

Krizin bedelini krizi çıkaranlara zenginlere-patronlara ödettirelim.

İnsanca bir düzen insanca bir yaşam için yanyana gelelim.

Parababalarının iktidarına karşı yoksuldan, halktan, haktan yana bir düzen kuralım.

Haramilerin saltanatını yıkalım

Yorum (yok) Yorum yaz!